dalgalı kur

  Dün güzeldi.Daha doğrusu güzel başladı. Ama aynı şekilde bitmedi. İlk başta okulda zorunlu konferans vardı. Her zamanki yapmacık sevgi ve saygı gösterileri,  samimiyet taşımayan plaket vermeler bıdı bıdı, falan filan.... İşin komik tarafı dekanımız bir kaç kişinin amfiden çıkmasıyla, konuşmacının (okumacı demek daha doğru, çünkü elindeki kağıtları okuyordu) dahi konuşmasını bölerek "Arkadaşlar lütfen çıkmayın. Bizim dikkatimizi dağıtmayın. Zaten katılmak zorunda değilsiniz." deyince sınıftan bi uğultu yükseldi. Panolara duyuruyu asan, vize notlarını etkileyeceğini söyleyen, ayrıca amfiye girdiğimizde isimlerimizi yazmak için damgalı kağıtlar veren kimdi acaba?

  Neyse, ondan sonra yeni tanıştığım biriyle buluşmak için randevulaşmıştık. Biraz geç kalabileceğimi, çünkü konferansın ne zaman biteceğini bilmediğimi söylediğim için yarım saat kadar geç kaldım. Bütün gün sohbet, muhabbet, çay filan derken baktım ki epey birbirimizi tanımışız. Gülen yüzlerle ayrıldık.

   Eve geldiğimde bilgisayarı açtım. Facebook'a girdim. Eskilerden bir arkadaşım mesaj atmıştı. Bana bi haber linki göndermiş. Çok sevdiğim ve hayat konusunda çok çok yardımcı olmuş, adeta onu öğrenmemi sağlamış, bugün bu fakültedeysem en fazla emeğinin geçmiş olduğu kimsenin ölüm haberinin  linkiydi bu. Baştan inanamadım. Arkadaşa "Emin misin?Bu haber doğru mu?" diye mesaj attım. Ama hala inanamıyordum. Arkadaştan "Evet, maalesef!" diye bir yanıt geldi. Başka sitelerden araştırdım haberi. Ve evet durum buydu. Çok moralim bozuldu. Aşırı hızdan dolayı kontorlü kaybetmiş ve araba taklalar atıp refujlere saplanarak durabilmiş. O da altında kalmış. 

   Çok gençti henüz üstelik. İki oğlu vardı ve birisi henüz 1 yaşındaydı. Geçen yaz bize gelmiş ve bizim meyveliğe gitmiştik ikimiz. Çok sevmişti bizim meyveliği. "Benim hanımla annesini de alıp buraya gelelim. Onlar çok severler burayı." demişti. Bir poşet meyve toplamıştık. Sonrasında görüşmemiştik tekrar. Ama o yıkılmaz birisiydi benim için. Hani görmesem de onun manevi varlığını ve dualarını hep hissetmişimdir arkamda. Ve o gitti şimdi. Ama güzel bir yaşamı ardında bırakarak...

  Bundan dolayı dalgalı kurda duygularım bu sıra.  

i wanna play a game

  Yakın zamanda bayram tatili için memlekete gidiyorum. Ama daha memlekete gitmeden içimi hafakanlar basmaya başladı. Takip edenler hatırlayacaklardır (etmeyenler de bi zahmet okuyuversinler bulup bi yerlerden:)) babamla pek anlaşabilen bi insan değilim, dünya anlayışlarımız ve kişiliklerimiz çok çok farklı birbirinden. Ben Sakin amca modunda biriyken o çok agresif ve sinirli bir kişilik. Böyle olunca da tartışma kaçınılmaz oluyor. Mesele şu ki; bu durum kendini en çok benim araba öğrenme durumumda gösteriyor. Çünkü diğer zamanlarda zaten pek fazla birlikte vakit geçirmiyoruz.
Daha doğrusu ben ayak altında dolaşmıyorum hiç:)Bayram geldiği için de köyde eş dost akraba ziyareti yapılması gerekiyor. Haliyle bu da babamın arabayı bana tekrar vermesi demek olacak. Ben de en son bayram gidişinde yaşanmış olaylar yüzünden kesinlikle istemiyorum. Geceleri rüyalarıma girmeye başladı, düşün ne büyük kabus! 

  Başvurabileceğim diğer bir yol olarak ablamlarla gidip gelebilirim. Ama bu takdirde de eniştem çatlak bir adam olduğundan asfalt yolda altındaki külüstür Murat 131 ile gelip  Azrail'le rulet oynamak istemiyorum. Çünkü beyimizin hız tutkusu var. Sanki mübarek altındaki Boing, yol da Ankara asfaltı. Maşallah 180 ile gidiyor o orda. Hadi bunu bir şekilde geçebilirim. Bundan daha kötüsü 1 saatlik yolda İsmail Yk hayranı olabilirim. En büyük korkum da bu zaten. Kendisi büyük bir hayranı İsmail Yk'nın. Eve geldiğimde "Bu kızı facebook'tan buldum, facebook facebook" ya da " Kudur kudur beybi" diye diye dans ettiğim, şarkının  dilime dolandığı oluyor. Evlerden ırak!

  Önümde seçim yapmamı gerektiren çok zorlu bir durum var sevgili blogdaşlarım. Ne olur bi fikir verin. Sizce hangisini seçmeliyim? İçimdeki Jigsaw'un ne  dediğini duyar gibiyim:

 "I wanna play a game. Make your choice!"

böyle buyurdu nenem 7

     Adamıng birisi misafirlii kitmiş. İşte piraz sohbet, muhabbetten sona ev sahibi, adamıng önüne bipişeyle goyen dimiş. Getimiş gelmiş bi tepsi baklavee. Kenarından köşesinden yiyivesing dimiş.

   Misafir olan adam da başlamış yimee. Eyicene de garısını çekiştirip durumuş. Tepsining yarı yirini yimiş. "Eyer ossun gonşulaa ayırmeseydi kulağından dutup bööööle çevircedim." deyip tepsining kenarından dolu tarafını kendisine çevirmiş. Devam itmiş yimesine. Bütün tepsiyi pitirmiş.Doymamış. Tepsining dibinde baklavanıng suyu galmışmış.

-Ben bunun suyunu da içsem pişey olur mu kı, dimiş.Ev sahibining de haklı olarak  heyheyleri  gelmiş artık:

-İiiiiiç bi donguz olmasıng iç, dimiş.:)
  

Seyahat Ya Evliya Çelebi 1

    Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'ni okuyorum ara ara. Yeni başladım daha. Hepsini hemen roman gibi okuyup bitirmek istemiyorum. O yüzden yavaş yavaş, sindire sindire okumak ve özümsemek istiyorum. İlk ciltteyim henüz. Geride daha 10 cilt var. İlk cilt tamamen "bir sengine Acem"in feda olduğu İstanbul'a ayrılmış. Ama sıkılacağımı sanmıyorum. Gerçekten Evliya(D.1611-Ö.?) renkli bir anlatıma sahip. İstanbul'da yaşayan bir insanın o dönem dilinden, o dönem gözünü ve bakışını, hikayelerini bilerek bu şehri dolaşması  süper bir duygu. Çünkü mekanlara hayat veren içinde yaşananlardır. O ruhtur, anılardır, duygulardır. Aksi durumda  taş yığınından başka şey ifade etmeyebilir. İşte kısaca bana ilginç gelen, hoşuma giden  hikayelerini sizinle paylaşacağım. Ayrı bir konu olarak yeni bir başlık altında...Bendeki ciltler Üçdal Neşriyat'a ait.Parantez içinde kendi nacizane düşüncelerimi ve açıklamalarımı bulacaksınız:))Haydi bakalım başlayalım Seyahatimize:

     "Sultan Mehmet, Ayasofya'yı gezip seyrederken Terler Direk denilen bir yerindenilahi bir nurun parladığını görürler ve oraya giderler. Görürler ki ilahi nurla kaplı beyaz bir vücud kıbleye dönük olarak yatmaktadır. Nurlu göğsünde kırmızı su ile Ya Vedûd adı yazılıdır.Hemen Akşemsettin, Sivasi Kara Şemseddin ve yetmiş aded büyük evliya buyurdular ki:

   - İşte Padişahım! İstanbul'un elli günde fetholunmasına (ve gecikmesine) sebep bunlar idi. Allah'ın hikmeti ile İstanbul'un fethini rica edip o gün ruh teslim eden bu meczubdur ki daha önce padişahımızı haberdar etmiştik, dediler.

Hemen bütün bilginler ve salihler ve fazıllar onun mübarek cesedini yıkamak istediler. O an Ayasofya'nın Terler Direk(ki bu Ayasofya içinde hemen hemen herkesin parmağını sokup da elini 360 derece döndürmeye çalıştığı direk olsa gerek. İçi hafif nemlidir onun.) tarafından 'Merhum yıkanmıştır, hemen defnedin.' diye bir ses geldi. Bütün orada bulunanların nefesleri tutulup hayran kaldılar. Sonra bütün şeyhler Ya Vedûd Sultan'ın naaşını tabuta koydular. Onu Şehid Kapısı'na(Bugünkü kaybolmuş olan sur kapılarından Yeni Camii taraflarında bir yer olsa gerek) gömmek için yola çıktıklarında tabutu taşıyanlar kendilerini Eminönü iskelesinde buldular. Oradan bir kayığa bindiler. Kayık kürek çekmeden ve yelken açmadan kendi kendine gidip Eba Eyyüb Ensari hazretlerinin(Eyüb Camisi) yakınında durdu. Tabut, Allah'ın emri ile hemen kayıktan çıkıp orada kazılmış bir mezarın başında durdu. Ardından giden müslüman gaziler ve alimler varıp işittiler ki mezardan 'Ya Vedûd' sesi gelmektedir. Sonra mübarek naaşı o mezara defnettiler ve geri döndüler. Bunun için bu mezara halen Ya Vedûd türbesi iskelesi denmektedir. Allah'ın rahmeti daima üzerine olsun."

adam

Şimşek gibi ani sözlerin çarptı sanırım beni
Bulutları aralayıp da gelmiş gibisin.
Bağ bozumu mevsiminlerinde,
Taşıdığım sepet gibi ağır kulaklarımda sesin.
Dallara konmuş beyaz güvercinler mi,
yoksa yankılanmakta olan
kalbinin çırpıntısı mı, söyle, adam!

Seni bilmem ama 
çoktan tutuştu bendeki mektubun ucu.
Saklı kalmış kimi harflerim;
Gönlümde mi, dilimde mi belirsiz.
Senin de boğazına takılan
   Aynı heceler mi, söyle, adam!

ne güzel cahildik

     Dışarıda kar... Ama kuzine içten içe öyle yanıyor ki. Kuzinenin üzerinde demir maşa... Maşanın üzeri...nde de ekmek dilimleri. Aydınlık bir kış sabahı ve kızarmış ekmek kokusu... Sucuk lükstü. Yumurta lezzetli. Ekmek her zaman ekmek gibi... Bir kez olsun kümesten yumurta almamış, bir kez olsun o kızarmış ekmeğin kokusunu duymamış ve fakat alışveriş merkezlerinin restoran katlarında, boğucu bir gürültü ve havasızlık içinde hamburger keyfine fit olmuş çocuklar ve gençler için ben ne kadar yaşlıyım...

    Dışarıda kar... İçeride kanaat... İçeride huzur...
Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı. Öyle güzel cahildik ki, keyfimiz bozulmazdı hiç! Portakal kabuklarını sobanın üzerine dizer, kokusuna râm olurduk. Kestane közlemek büsbütün bir gecenin akıllara seza mutluluğuydu. Sonra illa ki, büyüklerin anlattığı hikâyeler, hatıralar...

    Birçoğu arızalı ve tedaviye muhtaç beyinlerden çıkma dizilerin ve filmlerin açtığı hasarlar yerine, geniş ve besleyici bir masal dünyası...

     Lezzet bir tarafa, kokuya da hasret kalacağımız kimin aklına gelirdi? Ekmeklerimiz el değerek üretilirdi, sağlıklıydı, lezzetliydi ve mis gibi kokardı. Çay da kokardı... Domates de... Bütün bu nefasete, küçücük bir bakkal dükkânının zenginliği yetiyordu.

    Dışarıda kar... İçeride huzur... Zam endişesi, doğal gazın kesilme korkusu, yolda kalma telaşı, rejim tehlikesi... Kimin umurunda...

   Ne güzel cahildik. Mutluluğun resmini çiziyorduk..!

   Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun hepimize:)
   Not:Yazı alıntıdır.  

ni var ni bakıyon!

      Sevgili Blogdaşlarım!!!
   Diye etkili bi giriş yapmaya çalışıyorum:) Öhöm! Neyse, şimdi burda üniversite öğrencilerinin bir çoğunun yaşadığı bir yaraya parmak basmak istiyorum, özellikle İstanbul'da. Malum olduğu üzere bir apartmanda yaşıyoruz. Aranızdan "Aaaa...Sizde mi? Zira biz sizi eve benzeyen ahırlarda yaşıyorsunuz sanıyorduk." diyenler varsa hemen bu piloğu terketsin efenim. Yahu aynı apartmanı paylaştığımız insanlar bize hiç de insan evladıymışız gibi bakmıyorlar. Bakışlarından seziyorum bunu. Mars'tan dünyaya yolculuğunu henüz tamamlamış su aygırıymışız gibi bakmayın rica ederim.

    "Bu öğrenci milleti de çok rahatsızlık veriyor, gecesi belli değil, gündüzü belli değil. Eve paso karı kız geliyor. Yüksek sesle müzik dinliyorlar gecenin en bilmem kaçında. Eve giren çıkan belli değil. İçerden kokular geliyor. Kaç kişi kalıyorlar belli değil." derler efenim derler. Elin ağzı torba değil ki büzesin. Şimdi belki bu noktada diğer öğrenci gibi görünen ama Jüpiter'den Dünya'ya yolculuğunu henüz tamamlamış su aygırları var ki onlar evet gerçekten su aygırı. Ve onlara hakkettiği değer fazlasıyla gösterilmeli. 

   Bu söylenenlere karşılık elbette bizim cevaplarımız var: Millete rahatsızlık vermeyiz efenim biz. Bu zamana kadar kimsenin aşına tuzsuz, oğluna kızsız, sırma saçına kel, tavuğuna 'kışt'  demedik. Kendi halimizde halim selim, ailemizin yanında gördükleri vakit: "Ay ne terbiyeli çocuklarmış, zamane gençleri gibi değiller bunlar. Aman aman böyle kalın hep." denilen cinsten kimseleriz. İçkimiz yok, kumarımız yok, hovardalığımız yok. Yatış saatimiz belli kalkış saatimiz belli. He hiç mi gürültü olmuyor derseniz nadiren de olsa olur elbet. Kanımız delidir, başımız uludur. Ama bu garipler de Allah'ın kuludur. Alt kattaki komşu bile bizden fazla gürültü yapar ki bizim gürültümüz neşelidir, onunkisi gibi sağa sola çataşma, karısına çocuğuna bağırma değildir efenim.

  Karı kız mevzusuna gelindiği takdirde, evde bir arkadaş hariç kimsenin zaten sevgilisi yok, daha vahimi kız arkadaşları da yok. Olanın da zaten burdan fersah fersah uzakta olduğundan çocuğa hayrı yok. Trilyon senede bir gelirse nacizane bendenizin gelir ki onlar da vaktinde gelir vaktinde giderler. 

Evden koku da gelmez efenim. Ne yemek kokusu ne pislik kokusu. Zira geçenlerde yazın her yer pencerelerden açık olduğu için gıcır gıcır toz olmuş da bütün ev ahalisi derin temizliğe giriştik. Bütün gün temizlik yaptık. Camları sildik(sokakta oturan kadınlara epey malzeme oldum tabi bu noktada), Perdeleri makineye attık, banyo, mutfak, tuvalet, salon en ince ayrıntısına kadar temizledik efenim. Temizlikçi kadına verecek paramız yok diye pis pis oturalım demedik. Canla, başla, dişimizle tırnağımızla temizledik. Yemek de son dönemlerde düzenli olarak pişiremez olduk. Oturmadı düzen nedense. Önceden 'Niye bu evde makarna pişmiyor. Burası öğrenci evi değil mi? Ben makarnayı özledim.' diye isyan eden arkadaşlarımız vardı bizim. Ama bu sene var bir şeyler ya hayır ola bakalım.

 Belki tek eleştirilebilecek nokta şu olabilir. Bizim ev arkadaşlarından birisi kolay bir fakülte okuduğundan- her ne kadar kendisi bunu kabul etmese de-  hiç arkadaşı eksik olmaz(tabi onlar kız değil erkek arkadaşları). Sürekli birileri gelir. Bu eleştiriyi kabul edebilirim sadece. Ama o kadar da olsun efenim. Evimize girenin çıkanın da hesabını verecek değiliz ya. Hem bu kusur kadı kızında da bulunmazsa kadı'nın kızını kim alır? Kusursuzluk Allah'a mahsus netekim.

   Koskoca yardımlaşma ayı Ramazan geçti. Tek başıma evde kaldım. Bir komşu da gelip sağ mısın ölü müsün, karnın aç mı, yolduğun saç mı, yolunacak saçın var mı diye sormadı. Ölsem kokuma gelirler diye de sıksık sizin başınızın etini de yedim hatırlarsanız. Birşeye ihtiyacım olduğundan değil elbet lakin insanoğlu bir tas çorba vereni bulunsa mutluluktan havaya uçmaz mı?

    Çok dertliyim Blogdaşlar bu konuda. Siz siz olun Jüpiter'den gelenleri hariç tutarak söylüyorum koruyun bu gençleri, kollayın. Bir tas çorbayı kıskanmayın. Hem ilerde bu üniversiteli gençlere muhtaç da olabilirsiniz. Bendeki gibi deve kini güden bir adama denk gelirseniz yıllar sonra sizi devedikenine  sarılmak zorunda bırakabilir.(Şaka şaka)Velhasıl sahip çıkın bu gençlere! anası babası olmasanız da yakını oluverin. Sadece bakmayın. Ne durupdurusunuz  hadi bakem gari... Dağılın!

Resim Devianart sitesinden alınmıştır.Çekeni de üzerinde yazmaktadır.
  

uyku

    Son zamanlarda çok fena bir uyku furyası başladı bende. Hayatım boyunca uyumadım ben öyle yahu. Bilmem saat on birlere kadar yataktan çıkmadığımı. Hem tatiller filan hariç her gün her gün geç saatlere kadar da uyuyan kimselerden hoşlaşmam ben. Ama bu sene ne olduysa oldu uyanamıyorum. Saatler çalıyor duyup kapatıyorum, geri yatıyorum. Kurs var ona gidemiyorum. Hadi okul neyse, kursa bi dünya para verdik bari onun hatrına gitseydim! Yok anam yok. Göze geldi sabah rüzgarı. Söyleyin hanginizin gözü:)))

inek!

  Şu inek milletine her zaman için bi sempati beslemişimdir. O ne rahatlıktır öyle. Hiç canını sıkmaz. Sanki bütün dünya kebap, ohhh!!! Dünya yansa bir tutam otu yanmaz garibanın.  Sanırsın ki hayvana bakınca böyle nirvanaya filan ulaşmış. Belki de bu yüzden kutsal sayılır Hindistan'da, kimbilir!

   Gerçi bu noktada kendisini aşağıladığım sanılmasın. Ben sadece bu memleket hayvanımızın ne kadar da mütevekkil bir yapıya sahip olduğunu söylemeye çalışıyorum, özeniyorum da işin açıkçası bu tavrına. 


 Aynı zamanda pek bir sevimli yüz çehresine sahiptir. Hele hele yavrularının zıp zıp zıplaması benim de içimde böyle hop hop hoplayasımı getirir. Zamanla olgunlaşıyor tabi. Sakinleşiyor ve kendisince bir felsefeye sahip olabiliyor:


Erişir menzil-i maksûduna âheste giden
Tîz-reftâr olanın pâyına dâmen dolaşır.
(Yavaş yavaş ilerleyenler maksatlarının son durağına erişirler;
acele edenlerin ise etekleri ayaklarına dolaşır.)

   Lisedeyken mecazi anlamda benim için de kullanırlardı ama o zamanlar gençlik çağlarımdı tabi(danaydım herhalde o vakit.:)) Kızın birisinin yıllığıma şu satırları yazdığını hatırlıyorum: "Hep çalışmadım çalışmadım deyip de doksanları yüzleri götürüyordun ama..." şeklinde yarı sitem yarı kıskanma dolu bir duygu höykürmesiydi onunkisi. "O eski halimden eser yok şimdi" şarkısı devreye giriyor bu noktada. Baksana okulu bile bitiremiyorum. Ah ahhh!!!:)  Olayı da böyle geldiği noktadan sapıtarak getiririm işte.:) kalın sağlıcakla...

böyle buyurdu nenem 6

    Eski zamanlardan birinde, dünya daha genç tabi o zamanlar, Gandalf Moria madenlerinde hala şu boynuzlu yaratığa burdan geçemezsin rajonları kesip "ağır ağbi" havaları atarken ve televizyonlarda Ebru Şallı'nın pilates yaptığı zamanlar gelmediği için de bu ağırlığını kaybedemediğinden kudum kudum kudururkenki zamanlar... Henüz araçlar yeni çıkıp gelmekte imiş.  Bizim oturduğumuz ilçe ile il arasındaki yol da henüz açılmış haliyle. İnsanlar köyden şehire atla, eşekle iniyorlar, ya da tabanvayla. 

  Bizim insanımızın eskiden gözü açık değildi, ya da hinliğe pek çalışmazdı; saftı, temizdi diyelim. Bir açıldı pir açıldı sonradan tabi. Şeytanla bile pazarlık yapacak tipler var doğrusu.Kamyonlar çıkmış o vakit. Eski Bedford marka kamyonları bilen vardır muhakkak, onların nasıl gürültü yaptığını hayatınızda bir kez de olsa duymuşsunuzdur. Heh işte onların zeytinlikler, güzel güzel çamlar ve dik dağlar arasında giderken çıkarttığı ses evlere şenliktir. Etrafta ne kuş kalır ne yaban domuzu ne ayı.Hepsi siner inlerine. İnsanlar gûlyabani gibi devasa hem de homurdayan bu kağnıdan gelişme yaratığa alışmakta pek zorlanmış imişler.


  Tam o sıralarda etrafta efsane hızıyla yayılan haberse, kamyonların geleceğini kara bir bulutla gölgelemiş. Efsaneye göre sağır bir adam yolun ortasında giderken canavar onu yemişmiş.(Canavar kamyon oluyor burda.) "Neymiş neymiş?" "Böyle bi yaratık çıkasıymış, homurtusu taaa Kazdağları'ndan duyulasıymış, önüne gelenleri de yutup yulayasıymış!!!"

  Nenem'den dinleyelim:
"Bi gün H.'ye gidiyoz kövden. O zamanla arabala yok hinciki gibi, yayan gidilyo. Zeytin zamanı, galabalık. Sona bi gümbürtü duyuldu. Emme daa çok uzaktan gelyo sesi.  Herkes çil guşu gibi dağıldı.Falancaladan filan pek gorkamış. Bi başladı goşma zeytinliklere doğru, bi çığırınıyo, bi çığırınıyo. Saççını başşını yolukladı, yoldan aşarı kitti. Goşa goşa yorulmuş halsiz tüşmüş de adamı zor bela yakalamış. Pek güldük gari una...ya oğlum insanla pek safça idi eveladan."

wibiya widget